Doğum öncesinde yaygın bir plastikleştiriciye maruz kalmanın, erken yaşta otizm ve Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) belirtileriyle ilişkilendirilebileceğine dair yeni bir çalışma, şüphesiz önemli bir yankı uyandıracak.
Bu bulgular, otizm ve DEHB teşhislerinin neden arttığı, dünya genelinde pek çok çocuğun neden davranış sorunları yaşadığı ve plastiklerdeki kimyasalların beyinlerimiz üzerindeki potansiyel etkileri gibi karmaşık sorulara yanıt arama çabalarına yeni bir boyut katıyor.
Bu heyecan verici araştırmaya önemli bir katkı sunarken, bilim dünyasındaki bu popüler konular ve aralarındaki potansiyel bağlantılar hakkında bu yeni çalışmanın neleri (ve neleri değil) açıklayabileceğini de net bir şekilde anlamak gerekiyor.
Detaylara göz atalım.
Med adlı hakemli bilimsel dergide yayımlanan çalışma, çocukların iki ve dört yaşlarındaki davranışsal özelliklerini ve bu özelliklerin, anne karnındayken yaygın kullanılan plastik katkı maddesi DEHP'ye maruz kalmayla nasıl bir korelasyon gösterdiğini inceledi.
DEHP (di-(2-etilheksil) ftalat), plastikleri daha esnek hale getirmeye yardımcı olan sentetik bir kimyasaldır. Genellikle vinil mobilya döşemelerinde, bahçe hortumlarında, duş perdelerinde, tıbbi tüplerde ve vegan derilerde kullanılır.
Ayrıca eklendiği malzemeden kolayca sızabildiği bilinmektedir, bu da gıdalarımıza, suyumuza ve nihayetinde vücudumuza karışmasına yol açabilir.
Bir uzman, kimyasal maruziyet seviyelerinin büyük ölçüde toplumsal düzeyde belirlendiğini ve kişisel tercihlerle kolayca kontrol edilemediğini belirtiyor. Plastik kimyasalları gibi DEHP'nin sıklıkla vücuda alındığını, bu nedenle gıda işleme ve paketleme konusundaki devlet düzenlemelerinin büyük önem taşıdığını vurguluyor.
Hayvanlar üzerinde yapılan deneyler ve insanlarda gerçekleştirilen gözlemsel çalışmalar, anne karnındaki DEHP maruziyeti ile nörogelişimsel sorunlar arasında (nedensellik değil, yalnızca korelasyon anlamında) bağlantılar tespit etmiştir. Bu sorunlar arasında DEHB ve otizmle ilişkilendirilen belirtiler de bulunmaktadır.
Yeni çalışma, bu ilişkiyi daha derinlemesine araştırmakta ve özellikle potansiyel bir nedensel bağın oluşumunda rol oynayabileceği düşünülen epigenetik faktörlere odaklanmaktadır.
Epigenetik, genetik materyalin DNA dizisinde herhangi bir değişiklik olmaksızın, çevresel faktörlerin (DEHP'ye maruz kalmak gibi) genlerin işleyişini nasıl etkilediğini inceleyen bir bilim dalıdır. DNA metilasyonu, methyl (CH3) gruplarının genlere bağlanarak gen ekspresyonunu artırması veya azaltması yoluyla bir epigenetik etki mekanizmasıdır.
Çalışmanın baş yazarı, DEHP'ye gebelik döneminde maruz kalmanın otizm ve DEHB'ye katkıda bulunabileceğine dair yeni kanıtlar sunan, olası bir biyolojik açıklama bulduklarını ifade ediyor. Araştırma, gebelik sırasında yüksek düzeyde DEHP'ye maruz kalan bebeklerin, doğumda göbek kordonu kanlarında ayırt edici DNA metilasyon değişiklikleri gösterdiğini tespit etmiştir.
Bu "epigenetik imzayı" taşıyan çocukların, iki ve dört yaşlarında daha fazla otizm ve DEHB ile ilişkili belirtiler gösterdiği, bu etkinin erkek çocuklarda daha belirgin olduğu gözlemlenmiştir.
Bu gözlemsel çalışma, 847 Avustralyalı anne ve bebeklerinden elde edilen verileri kullanmaktadır. Araştırmacılar, hamileliklerinin 36. haftasında annelerden tek bir idrar örneği almışlardır. Bu örneklerdeki metabolitler aracılığıyla annenin günlük olarak ne kadar DEHP aldığı tahmin edilmeye çalışılmıştır.
Bebekler doğduktan sonra, göbek kordonu kanlarından DNA elde edilmiş ve DEHP maruziyetiyle ilişkili olabilecek epigenetik imzalar açısından analiz edilmiştir.
Metilasyon desenlerinden etkilenen ve birlikte ortaya çıkan 531 genlik bir grup, tahmini DEHP maruziyeti ile çocukların 2 ve 4 yaşlarında ölçülen otizm ve DEHB belirtileri arasındaki bağlantının %21'ini açıkladığı bulunmuştur. Genom genelinde 1.000 bölgeye dayanan başka bir metilasyon testi de aynı sonuca işaret ederek DEHP'nin belirtilere katkıda bulunma olasılığına ek destek sağlamıştır.
Önemle belirtilmelidir ki, bu bağlantılar yalnızca erkek çocuklarda anlamlı derecede belirgindi.
Bu yöntemin bazı yönlerine dikkat etmek gerekir. Örneğin, tek bir idrar örneği, bir kişinin uzun vadede normal olanını temsil etmeyebilir. Ayrıca, gelişmekte olan bebeğin potansiyel DEHP maruziyeti, doğrudan bir ölçüm yerine (örneğin, fetus, plasenta veya rahimdeki DEHP seviyeleri) bir proxy ölçümüne (idrar) dayanan bir tahmine dayanmaktadır.
Tıbbi araştırmacılar tarafından da belirtildiği gibi, bu çalışma gözlemseldir, deneysel değildir, bu nedenle neden-sonuç ilişkisini kanıtlayamaz.
Otizm ve DEHB karmaşık durumlardır; ancak yazarların kullandığı ölçümlerin otizm veya DEHB'yi kapsamlı bir şekilde değerlendirmek amacıyla geliştirilmediği, bunun yerine çok sınırlı bilgi sağladığı ifade edilmektedir. Bu, çalışmada ölçülen davranışsal belirtilerin (ebeveynler tarafından doldurulan anketlere dayanan), DEHB veya otizmin klinik teşhisleri olmadığı anlamına gelir.
Uzmanlar, bu belirtilerin çocuğun okul çağına geldiğinde tanı için daha fazla araştırma gerektirebileceğini, ancak kesin olmadığını ve oldukça öznel olabileceğini vurgulamaktadır.
Araştırmacılar, kimyasal maruziyetten beyin değişikliklerine ve belirtilere giden tüm zinciri test edemediklerini, yalnızca bir kısmını inceleyebildiklerini de eklemektedir.
Sonuç olarak, bulgular ilginç örüntüler sunsa da, bu sonuçlara dayanarak DEHP'nin herhangi bir özel sağlık etkisi yarattığını söylemek henüz mümkün değildir.
Otizm, DEHB ve diğer nörogelişimsel durumların, birçok genetik ve çevresel faktörün bir araya gelmesiyle ortaya çıkan karmaşık durumlardır. Bu gibi tek bir maruziyetin, tek başına bireysel bir çocuğun riskini anlamlı ölçüde değiştirme olasılığı düşüktür.
Araştırma Med dergisinde yayımlanmıştır.