Günümüz dijital dünyasının temel taşlarından olan veri merkezleri, yoğun bir şekilde soğutma sistemlerine ihtiyaç duyuyor. Bu sistemler, bu devasa tesislerin kesintisiz çalışması için büyük miktarda su tüketiyor. Bazı büyük veri merkezlerinin günlük su tüketimi, 50 bin nüfuslu bir kasabanın günlük su ihtiyacına denk gelebiliyor. Soğutma süreçlerinin önemli bir kısmının buharlaşmaya dayanması nedeniyle de genellikle tatlı su tercih ediliyor.
Bu durum, yapay zeka sorgularını çalıştırmak, fotoğrafları ve videoları barındırmak, müzik dinlemek gibi kullandığımız bulut bilişim hizmetlerinin çevresel etkileri hakkında ciddi soruları da beraberinde getiriyor. Araştırmacılar, su kullanımının gerçekte ne gibi etkileri olduğunu anlamaya çalışıyor.
ABD'deki Carnegie Institution for Science'dan bir ekip tarafından yürütülen ve Environmental Science & Technology'de yayımlanan yeni bir çalışmada, dünya genelindeki 9.347 veri merkezinin konumu haritalandırıldı.
Tüm bu konumların yerel su koşulları analiz edildiğinde, araştırmacılar veri merkezlerinin yaklaşık %25'inin, yılın en az bir ayında su kıtlığı yaşanan bölgelerde bulunduğunu tespit etti. Su kıtlığı, su talebinin arzı aştığı durumları ifade ediyor.
Araştırmacılar, iklim modelleri ve 1900'den bu yana ortalama küresel sıcaklıktaki 3 °C'lik artış dikkate alındığında, su kıtlığı çeken veri merkezi konumlarının önümüzdeki 10 yıl içinde %33'e yükseleceğini öngörüyor.
Carnegie Institution for Science'dan çevresel bilimci Lorenzo Rosa, bu tesislerin boş arazilere kurulmadığını, şehirlerin ve çiftliklerin su kaynaklarının üzerine inşa edildiğini belirtiyor.
Elektrik, uzun mesafelere iletim şebekeleri aracılığıyla dağıtılabiliyorken, su için aynı durum söz konusu değil. Su genellikle yerel kaynaklardan temin edilmesi gerektiği için, veri merkezleri için seçilen konumların yerel koşulları büyük önem taşıyor.
Su, genellikle göllerden, nehirlerden ve yeraltı su kaynaklarından çekiliyor. Bu kaynakların su sağlama kapasitesi mevsimlere göre değişiklik gösterebiliyor.
Rosa, veri merkezlerinin enerji ayak izinin ayrıntılı olarak ölçüldüğünü, çünkü elektriğin faturalandırılıp raporlandığını ifade ediyor. Buna karşılık, su kıtlığının yerel olarak, tutarsız bir şekilde ve çoğu zaman hiç ölçülmediğini ekliyor. Bu nedenle bu haritanın oluşturulduğunu belirtiyor.
Harita, küresel veri merkezlerinin %41'inin şehirler ve belediyelerle doğrudan su için rekabet ettiğini, diğer %28'lik kesimin ise birincil su kullanımının tarım olduğunu gösterdi. Toplamın %5'inden biraz fazlasına denk gelen 523 tesis için ise, yılın en az 9 ayı boyunca su kıtlığı yaşanıyor.
İklim değişikliğinin etkileri açısından da farklılıklar göze çarpıyor. Modelleme, sıcaklık artışları nedeniyle su kıtlığı eşiğini aşan veri merkezlerinin çoğunlukla ABD'de olacağını gösterirken, Birleşik Krallık ve Almanya gibi ülkelerde büyük bir değişiklik beklenmiyor.
Araştırmacılar, veri merkezlerinin genellikle su mevcut olduğunda su kaynaklarını güvence altına alacak mali kapasiteye ve kurumsal önceliğe sahip olduklarını belirtiyor. Sonuç olarak, birincil riskin veri merkezi operasyonlarından ziyade, aynı havzalardaki diğer su kullanıcıları için olabileceğini vurguluyorlar.
Araştırmacılar, veri merkezlerinin su kullanımına ilişkin bilgilerin sınırlı kaldığına dikkat çekiyor. Dev teknoloji şirketlerinin, bu tesislerin doğal kaynaklarımız üzerindeki taleplerinin tam düzeyini paylaşma konusunda isteksiz davrandığı görülüyor. Daha şeffaf raporlama, muhtemelen düzenleyiciler ve hükümetlerin müdahalesini gerektirecektir.
Araştırmacıların makalelerinin sonunda, tatlı su yerine atık su ve arıtılmış deniz suyu kullanma çabalarına, ayrıca veri merkezi ısı yönetimi alanındaki iyileştirmelere değinmeleri bir nebze umut veriyor. Ancak veri merkezlerinin su talebindeki artış daha da kötüleşmeden değişikliklerin yapılması gerektiği açık.
Araştırmacılar, su kıtlığına maruz kalmanın veri merkezlerinin operasyonel etkilerine veya diğer su kullanıcıları için ölçülebilir sonuçlara ne ölçüde dönüşeceği sorusunun hala açık olduğunu belirtiyor. Veri merkezlerinin uzun vadeli sürdürülebilirliğini sağlamak, yerel hidrolojik sınırlamaları göz önünde bulunduran yerleşim ve yönetim seçimleri gerektirecektir.