Kanserle mücadelede geleneksel yöntemler hastalığın belirtileri ortaya çıktıktan sonra teşhis ve tedaviye odaklanıyor. Ancak bilim dünyası, bu yaklaşımı kökten değiştirecek bir çığır açıyor: Kanser daha gelişmeden, hatta henüz bir tümör oluşmadan yıllar önce durdurulabilecek.
Bu devrim niteliğindeki yaklaşıma "kanser kesişimi" adı veriliyor. Temel prensip, tümörler oluşmadan çok önce kansere yol açan biyolojik süreçleri hedef almak.
Araştırmacılar, hücrelerimizde sessizce birikerek bağışıklık sistemimize karşı avantaj sağlayan genetik mutasyonlar gibi ince erken uyarı işaretlerini arıyor. Ayrıca, ciltteki benler veya bağırsaktaki polipler gibi kanser öncesi lezyonlar ve dokudaki erken görsel değişiklikler de inceleniyor. Bu belirtiler, kanserin belirginleşmesinden çok önce ortaya çıkabiliyor.
Yaş ilerledikçe vücutta sessizce büyüyen, klon adı verilen küçük mutasyona uğramış hücre gruplarının biriktiğini gösteren büyük genetik çalışmalar bulunuyor. Özellikle kan kanserleri alanında bu alanda önemli ilerlemeler kaydedildi. Bu klonlar, lösemi gibi kan kanserleri geliştirme riski taşıyan kişileri belirlemede yardımcı olabiliyor. Genetik yatkınlık, iltihaplanma ve çevresel faktörler bu süreci güçlü bir şekilde etkiliyor.
En kritik nokta ise, bu değişikliklerin zamanla ölçülüp takip edilebilmesi. Bu da erken müdahale için yepyeni olasılıklar sunuyor. Örneğin, yaklaşık 7.000 kadının 16 yıl boyunca takip edildiği bir araştırmada, bazı mutasyonların klonların daha hızlı çoğalmasına yardımcı olduğu, bazılarının ise iltihaplanmaya karşı daha hassas hale getirdiği ortaya çıktı. İltihaplanma olduğunda, bu hassas klonlar genişliyor. Bu örüntüleri çözmek, araştırmacıların ileride kanser geliştirme olasılığı daha yüksek olan kişileri belirlemesine yardımcı oluyor.
Kanserin Ani Bir Olay Olmadığı Ortaya Çıkıyor
Yapılan araştırmalar, kanserin ani bir olay olmadığını, bunun yerine yol boyunca tespit edilebilir uyarı işaretleri olan yavaş, çok adımlı bir süreçle geliştiğini gösteriyor. Bu erken işaretler, kanseri başlamadan durdurmak için güçlü hedefler haline gelebilir.
Bilim insanları, belirtiler ortaya çıkmadan çok önce kanseri tespit edebilecek kan testleri geliştiriyor. Çoklu kanser erken teşhis testleri (MCED'ler) olarak adlandırılan bu testler, kanda bulunan çok küçük DNA parçacıklarını arıyor. Bu testler, kanserli veya kanser öncesi hücrelerin kan dolaşımına saldığı dolaşan tümör DNA'sını (ctDNA) arayarak çalışıyor. Çok erken evre kanserler bile bu DNA'yı saldığı için, testler hastalığı taramadan çok daha önce tespit edebilir.
Şu ana kadar elde edilen sonuçlar umut verici. MCED'ler, özellikle kolorektal kanserde erken teşhis yoluyla hayatta kalma oranlarını artırabiliyor. Birinci evrede teşhis edilen kolorektal kanserde hastaların %92'si beş yıl yaşarken, dördüncü evrede bu oran sadece %18'e düşüyor. Ancak bu testler henüz mükemmel değil; bazı kanserleri tamamen gözden kaçırabiliyor ve pozitif sonuçlar için ek teyit testleri gerekiyor.
Buna rağmen, araştırmalar MCED'lerin genellikle çok geç fark edilen kanserleri yakalamada kritik öneme sahip olabileceğini gösteriyor. Potansiyel olarak hayat kurtarma kapasitesi oldukça yüksek.
Kalp doktorları zaten benzer bir yaklaşım kullanıyor. Yaş, kan basıncı, kolesterol ve aile geçmişini kullanarak kişinin riskini hesaplıyorlar ve kalp krizi gerçekleşmeden yıllar önce statin gibi ilaçlar reçete ediyorlar. Kanser araştırmacıları da bu modeli kopyalamak istiyor. Genetik mutasyonları, çevresel faktörleri ve MCED sonuçlarını birleştirerek erken kanser önleme stratejileri geliştirmeyi hedefliyorlar.
Ancak kanser, kalp hastalığından önemli noktalarda farklılaşıyor. Kanser öngörülebilir bir yoldan ilerlemiyor ve bazı erken lezyonlar küçülebiliyor veya hiç ilerlemeyebiliyor. Ayrıca, hasta tamamen sağlıklı hissetmesine rağmen yüksek riskli olduğunun söylenmesi gibi aşırı teşhis riski de kaygı yaratabiliyor.
Kanser önleme araçlarının etkililiği de, kardiyovasküler risk gruplarında geniş çapta işe yarayan statinlerin aksine, büyük ölçüde değişkenlik gösteriyor. Risk temelli model umut vaat etse de, dikkatli bir şekilde yönetilmesi gerekiyor.
Kanser tedavisi yerine kanser riskini tedavi etmek, zorlu etik soruları da beraberinde getiriyor. Tamamen sağlıklı hisseden bir bireyin, bir müdahalenin gerçekten faydalı olup olmayacağını değerlendirmek zorlaşıyor. Gereksiz endişe veya zarar verme tehlikesi bulunuyor. Bilim insanları, özellikle yaşlı yetişkinler için doktorların bazen faydaları aşırı tahmin edip riskleri küçümsediği konusunda uyarıyor.
MCED testleri de kendi etik kaygılarını beraberinde getiriyor. Sadece doğruluk değil, başka faktörler de önemli. Testler bazen hiç kanser yokken alarm verebiliyor, bu da hastaların aslında ihtiyacı olmayan takip taramalarına ve biyopsilere yol açabiliyor. Tüm bu durumların yarattığı kaygının hem hastalar hem de sağlık sistemi için yüksek bir maliyeti var. Eğer bu testler pahalı olursa veya sadece özel olarak erişilebilir olursa, sağlık eşitsizliklerini artırabilir. Bu endişe, özellikle düşük gelirli ülkelerde daha da büyük bir sorun teşkil ediyor.
Amerika Birleşik Devletleri'nde ilaç düzenleyicisi, MCED kan testlerinin nasıl çalışması gerektiğini inceliyor. Testlerin ne kadar güvenilir olması gerektiği ve hastaları güvende tutmak için doktorların hangi takip testlerini istemesi gerektiği değerlendiriliyor. İngiltere de benzer adımlar atıyor. İngiltere Ulusal Kanser Planı, Mart 2029'a kadar NHS aracılığıyla her yıl 9.5 milyon ek tanı testi sağlanmasını taahhüt ediyor. Plan ayrıca ctDNA biyobelirteç testlerinin akciğer ve meme kanserinde devam edeceğini, maliyet etkin olduğu kanıtlanırsa diğer kanserlere de genişletileceğini belirtiyor.
Tüm bunlar, kanserin aniden ortaya çıkmadığını; on yıllar önce başlayan istikrarlı bir süreç olduğunu net bir şekilde gösteriyor. Kanser büyümeye başlamadan yakalamak, sayısız hayat kurtarabilir. Asıl soru, bunu güvenli, adil ve etkili bir şekilde nasıl başarabileceğimiz.
Bu makale, The Conversation platformundan Creative Commons lisansı altında yeniden yayınlanmıştır. Orijinal makaleyi okumak için ilgili bağlantıya bakabilirsiniz.