Uzay araştırmacıları, Hubble Uzay Teleskobu'nu kullanarak daha önce hiç görmediğimiz türden bir gök cismini keşfetti: Bulut-9. Bu, bir galaksi olamayacak kadar hafif kalmış, yıldızsız ve gaz açısından zengin bir karanlık madde bulutu. Yaklaşık 14 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan bu nesne, aslında galaksilerin oluşumuna dair önemli ipuçları taşıyor.
Yapılan araştırmalar ve sunumlar, Bulut-9'un galaksilerin oluşumu için gereken kritik kütle eşiğini tam olarak aşamadığını gösteriyor. Bu keşif, evrenin yapısını ve bileşimini açıklayan en kabul gören model olan Lambda Soğuk Karanlık Madde (LCDM) modelini güçlü bir şekilde destekliyor. LCDM modelinin temel öngörülerinden biri, karanlık maddenin galaksilere ev sahipliği yapabilecek kadar ağırlaşabilen haleler halinde yoğunlaşmasıdır.
Bulut-9, teorinin öngördüğü gibi, yıldızlardan yoksun ve düşük kütleli karanlık madde halelerinin evrende bol miktarda bulunabileceğine dair ilk kanıtı sunuyor. Uzay Teleskobu Bilim Enstitüsü'nden (STScI) araştırmacıların belirttiğine göre, bu tür 'karanlık haleler' çoğunlukla hidrojen gazını tutamadıkları için görünmez kalırlar. Ancak Bulut-9, karanlık madde halesinin üst sınırına yakın kütlesiyle gazını tutmayı başarmış ve radyo gözlemleriyle tespit edilebilmiş.
Evrensel Bir Fosilin Ortaya Çıkarılması
Bulut-9, üç yıl önce Çin'deki Beş Yüz Metrelik Küresel Açıklıklı Radyo Teleskobu (FAST) ile keşfedildi. Bu devasa teleskobun benzer bulutları bulma konusunda oldukça başarılı olduğu ve gelecekte yenilerini de tespit edebileceği belirtiliyor.
Önceki gözlemlerde, nesnenin gerçek doğası belirsiz kalmıştı. Araştırmacılar, bunun sadece sönük bir cüce galaksi olabileceğini düşünmüşlerdi. Ancak Hubble Uzay Teleskobu'nun gelişmiş gözlem araçlarıyla yapılan takip çalışmaları, çok daha nadir görülen bir olgunun, yani astronomların uzun süredir aradığı teorik bir 'hayalet nesne'nin ve ilk kez teyit edilen bir 'Yeniden İyonlanma Sınırlı H I Bulutu'nun (RELHIC) varlığını ortaya koydu.
Bir Galaksi Olmak ya da Olmamak
Analizler, Bulut-9'daki gazın kütlesinin yaklaşık bir milyon Güneş'e denk geldiğini gösteriyor. Ancak bu kütle tek başına bu kadar büyük bir gaz bulutunu bir arada tutmak için yeterli değil. Yerçekimi, gaz basıncı ve gaz ısınması arasındaki denge varsayıldığında, Bulut-9'un karanlık madde bileşeninin yaklaşık beş milyar Güneş kütlesine sahip olması gerektiği hesaplanıyor.
Bu kütle, galaksiye dönüşmek için gereken kritik eşik kütlesine oldukça yakın. Ancak Bulut-9, tam olarak bir galaksiye dönüşecek kütleye sahip değil, yine de karanlık madde bileşeni sayesinde kendi içinde bütünlüğünü koruyabiliyor.
Ayrıca, evrendeki tüm yıldızlardan, aktif kara deliklerden ve sıcak gazlardan yayılan kozmik ultraviyole (UV) arka planıyla termal dengede olması, galaksi oluşumunu baskılıyor ve yıldız oluşumunu engelliyor. Bu durum, buluttaki yıldızların tamamen yok olmasına katkıda bulunuyor.
Araştırmacılar, Bulut-9'un sonsuz karanlığa mahkum olmayabileceğini düşünüyor. Gelecekte yeterli kütleyi toplayarak bir galaksiye dönüşebileceği spekülasyonları yapılıyor. Ancak her ne olursa olsun, Bulut-9 mevcut karanlık madde modellerinin ve galaksi oluşumu teorilerinin doğru yolda olduğunu gösteren fiziksel bir mihenk taşı görevi görüyor.
Kadim Evrenin Neredeyse Kayıp Bir Mirası
Gelecekteki çalışmalar, Bulut-9 benzeri 'başarısız galaksileri' aramaya devam edecek. Ancak bu tür nesneleri bulmak oldukça zorlu. Zira bu sönük cisimler, diğer gök cisimleri tarafından kolayca gölgelenirler. Ayrıca, galaksiler arası uzayda hareket ederken gazlarını kaybetmelerine neden olan 'ram pressure stripping' adı verilen bir süreçle yok olma eğilimindedirler.
Bulut-9'un komşusu M94'ün çevresindeki sıcak gazlarla etkileşime girdiği ve bu nedenle zaten bozulmuş göründüğü belirtiliyor. Bu tür karanlık ve gaz açısından zengin bulutların günümüze kadar hayatta kalabilmesi için iki nadir ve katı kriteri karşılaması gerekiyor: Karanlık madde halesinin erken evrende çok hızlı büyümemiş olması ve sistemin yeterince izole kalmış olması.
Bulut-9, evrenin çoğunluğunu oluşturan görünmeyen karanlık maddeye önemli bir hatırlatıcı olarak, gördüğümüz yıldızlı manzaraların evrenin tamamının sadece küçük bir kısmını temsil ettiğini bizlere gösteriyor.