Uzayda uzak bir yıldızın ışığının aniden titreyerek sönmeye yüz tutmuş bir mum gibi davranması, gökbilimcileri muhteşem bir keşfe yönlendirdi. Yaklaşık 11.600 ışık yılı uzaklıkta bulunan ve Güneş benzeri Gaia-GIC-1 adlı yıldızın ışığındaki tuhaf değişimlerin analizi, bu olağandışı davranışın en iyi açıklamasının, yıldızın hemen yakınında iki genç gezegenin çarpışması olabileceğini gösteriyor.
Gökbilimciler, bu çarpışma anının çeşitli teleskoplar tarafından gerçek zamanlı olarak yakalanmasının inanılmaz olduğunu belirtiyor. Kayıtlarda bu denli benzerlik gösteren başka gezegen çarpışmalarının çok az olduğuna dikkat çeken bilim insanları, bu tür olayların incelenmesinin, kendi dünyamızın oluşumu hakkında önemli bilgiler sunacağını vurguluyor.
Gezegen sistemleri, özellikle erken evrelerinde oldukça kaotik ortamlar olabiliyor. Toz kümeleri, yoğunluk ve yerçekimi gibi koşulların uygun olduğu her yerde, etrafta uçuşan diğer cisimlere bakılmaksızın gezegen taslakları olan planetesimallere dönüşüyor. Bu durum, bilim insanlarının kendi Güneş Sistemimizde de gerçekleştiğini düşündüğü sık çarpışmalara yol açabiliyor. Dünya'ya Mars büyüklüğünde bir cismin çarparak, Ay'ın oluşumuna yol açan döküntüleri yörüngeye saçtığı düşünülüyor.
Ancak diğer yıldızların çevresinde bu sürecin kanıtlarını bulmak oldukça zor. Gezegen çarpışmaları nispeten küçük ölçeklerde gerçekleşir ve hızla olup biter, geride evrenin ölçeğinde kısa ömürlü, galaksi boyunca tespit edilmesi zor toz bulutları bırakır.
Buna rağmen, Gaia gibi son büyük ölçekli taramalar sayesinde gökbilimciler artık gökyüzünün geniş alanlarını aynı anda izleyerek, devasa sayıdaki yıldızların parlaklık, renk ve konumlarını tekrarlı olarak ölçerek davranışlarındaki herhangi bir değişikliği yakalayabiliyor.
Gaia-GIC-1 yıldızı için değişimler yaklaşık on yıl önce kaydedilmeye başlanmış. Ancak, bilim insanlarından biri eski verileri incelerken bir tuhaflık fark ediyor. Yıldızın ışık çıkışının başlangıçta sabit olduğunu, ancak 2016'dan itibaren üç parlaklık düşüşü yaşandığını ve ardından 2021 civarında tamamen kontrolden çıktığını belirtiyor. Güneş benzeri yıldızların böyle davranmadığına dikkat çeken bilim insanları, bu durum karşısında büyük bir merak içine girmişler.
Gaia-GIC-1, Güneş'e benzeyen ancak daha büyük ve daha sıcak olan F-tipi bir yıldız. Samanyolu galaksisinin disk kısmının dış bölgelerinde yer alan bu yıldızın yaşı tam olarak ölçülemese de, çekirdeğindeki hidrojen füzyonuyla enerjisini üreten ana dizi üzerinde oldukça kararlı görünüyor. F-tipi yıldızlar, kırmızı cüce yıldızlardaki vahşi aktiviteler veya ömürlerinin sonundaki yıldızlardaki tuhaf dalgalanmalarla karakterize edilmezler.
Bu nedenle, Gaia-GIC-1'deki parlaklık değişimlerinin bu kadar belirgin olması ve daha önce hiç gözlemlenmemiş bir deseni takip etmesi biraz şaşırtıcı olmuş. Bir gökbilimci, yıldızı farklı bir ışıkta incelemeyi önerince, olaylar daha da ilginç bir hal almış. Kızılötesi ışık eğrisinin görünür ışıktan tamamen zıt olduğunu belirtiyorlar. Görünür ışık titreşip solgunlaşırken, kızılötesi ışık yükselmiş. Bu, yıldızı engelleyen malzemenin sıcak olabileceği, hatta kızılötesi'de parlayacak kadar sıcak olabileceği anlamına geliyor.
Bu gözlem, büyük bir asteroide eşdeğer kütlede ve cüce gezegen Ceres'in kütlesinin neredeyse yarısına ulaşan bir toz bulutunun, yaklaşık 900 kelvine ısındığını düşündürüyor. Araştırmacıların modellemelerine göre, bu parametrelerin tümünü karşılayabilecek tek bir olay türü var: İki planetesimalin çarpışması. Bu çarpışma, gözlemlenen kütleyi ve ısıyı üretebilir, hatta başlangıçtaki solgunluk ve ardından yaşanan kaosu içeren tuhaf parlaklık dalgalanmalarını bile eşleştirebilir. İki planetesimal birbirine yaklaştıkça, nihai karmaşık çarpışmadan önce bir dizi sıyırma etkisine uğrayabilirler.
Araştırmacılar, bu çarpışmanın ana yıldıza yaklaşık bir astronomik birim uzaklıkta gerçekleştiğini bulmuşlar; bu da Dünya ile Güneş arasındaki mesafeye denk geliyor. Bu, kendi Güneş Sistemimizin, ev gezegenimizin ve hatta üzerindeki yaşamın oluşum yıllarına dair hayati bir ipucu olabilir.
Bilim insanları, Dünya ve Ay'ı oluşturan olayın ne kadar nadir olduğu sorusunun astrobiyoloji için temel olduğunu vurguluyor. Ay'ın, Dünya'yı yaşam için iyi bir yer yapan sihirli bileşenlerden biri olduğu düşünülüyor. Ay, Dünya'yı bazı asteroidlerden koruyabilir, kimya ve biyolojinin küresel olarak karışmasını sağlayan okyanus gelgitlerini ve hava olaylarını üretebilir ve hatta tektonik levha aktivitesini yönlendirmede rol oynayabilir. Şu anda bu dinamiklerin ne kadar yaygın olduğunu bilinmiyor. Ancak daha fazla çarpışma yakalandıkça, bu durumun anlaşılmaya başlanacağı belirtiliyor.